17 Temmuz 2017 Pazartesi

"UÇAK GEMİSİ Mİ ALIYORUZ, YOKSA!.. UÇAK GEMİSİ Mİ YAPIYORUZ?.." YAZI: HAKAN KILIÇ & SUNUŞ: ORAJ POYRAZ

UÇAK GEMİSİ Mİ ALIYORUZ, YOKSA!..
UÇAK GEMİSİ Mİ YAPIYORUZ?..
SUNUŞ: Oraj POYRAJ
MAKALE: Hakan KILIÇ
Şu çokça efsanesi yapılan uçak gemisi konusunda çok etraflı bir yazı yazmış bu abi.
Ben de yazmıştım, ama bu abinin makalesi daha derli toplu olmuş.
Özetle tespitleri şunlar.
1. Halen imalatı süren gemi uçak gemisi değil, havuzluklu çıkarma gemisidir.
2. Ülkemizin uçak gemisine ihtiyacı yoktur.
3. Havuzluklu çıkarma gemisi ülkemizin stratejik ihtiyaçları için en uygun çözümdür.
4. Havuzluklu çıkarma gemisi ile uçak gemisi uzaktan bakınca birbirine benzer ama askeri hedefler, amaçlar, işlev, boyutlar ve maliyet açısından çok farklı araçlardır.
4. Halkı eldeki havuzluklu çıkarma gemisini uçak gemisidir diye kandırmaya da ihtiyaç yoktur.
Oraj POYRAZ ( 0raj.p0yraz@neomailbox.net /
UÇAK GEMİSİ Mİ ALIYORUZ, YOKSA...
Gerek e-mail, gerekse sosyal medya hesaplarından sürekli sorulan bir mevzu var. Madem bu kadar merak ediliyor en iyisi uzunca açıklamak diye düşündüm. Sorular özetle şöyle;
-Türkiye’nin uçak gemisine ihtiyacı var mı?
-Uçak gemisi mi yapıyoruz?
-Neden uçak gemisi almıyoruz?
-TCG Anadolu nasıl bir uçak gemisi ve kaç uçak taşıyacak?
Soranların hiç suçu yok. Vatandaş ne bilsin. Hepsi, devlet ve savunma sanayi yetkilileri üzerine basa basa söylediği halde, Havuzlu Çıkarma Gemisi’ni uçak gemisi diye millete yutturmaya çalışan medyanın suçu. İşte "Türkiye’nin gizli silahları", "2500 km menzili bulduk sıra nükleer bombada" haberlerinin değişik bir versiyonu.
ÖNCE KISA CEVAP İSTEYENLER İÇİN YUKARIDAKİ SORULARI CEVAPLAYALIM.
-Türkiye’nin uçak gemisi çalışması yok, planı yok (resmi açıklanmış), ihtiyacı yok (bana göre), bu konuda kamuoyuna yansımış gerçekten yetkili ağızlardan söylenen şu tarihte alacağız nev’inden cümleler de yok.
-İkincisi TCB Anadolu isimli üzerinde 8-10 adet uçak taşıma imkânı olan ancak henüz kaç tane uçak ve helikopter taşıyacağı kesinleşmemiş olan havuzlu çıkarma gemisi inşaatı devam ediyor. Teslimat için hedef 2021. Bu gemi bir uçak gemisi değil.
Donanma açısından çok önemli bir kuvvet çarpanı olacak olan TCB Anadolu adından da anlaşılacağı üzere havuzlu çıkarma gemisi. Yani amacı uçak taşımak değil. Amacı ve görevi 13 tank,27 adet Amfibi Zırhlı Araç, 6 adet Zırhlı Personel Taşıyıcı, 33 adet diğer zırhlı araçlar ile 700 kişilik amfibi taburu (broşür bilgisine göre) düşman bölgesine taşımak ve çıkarmak.
Savaş uçakları ile helikopterlerin iniş ve kalkış yapabilmesineimkân veren eğimli bir pisti olan gemi için şu an en favori aday F-35B modeli. Ayrıca yine az sayıda genel maksat ve savaş helikopteri taşıyabilecek. Bunlarda yeni alım olabileceği gibi CH-47, UH-70, AH-1W ve T-129 gibi anvanterdeki helikopterler de alabilir.
Üzerinde taşıyacağı uçak ve helikopterlerin görevi, amfibi birliklerin kıyıya yapacağı çıkartmalara hava desteği vermek. Yani Akdeniz’de bir kriz çıktı gemiyi gönderip bilgede hava üstünlüğü sağlayabileceğimiz bir uçak gemisi gibi değil.
1400 kişi aynı anda gemide bulunabilecek. İstanbul’daki Sedef Tersanesi’nde yapımına başlanan geminin uzunluğu 225 metre.
Geçmiş senelerde İstanbul Boğazı’nı ziyaret eden İspanyol gemisi Juan Carlos’un ile aynı sınıftan bir gemi olacak. İç güvertedeki havuzda 8 deniz çıkarma aracını taşıyabilen gemiiçerisinde tam teşekküllü bir hastane, 348 sabit işletme personeli, 56 uçuş personeli, 50 hastane personeli,200 karargâh personeli, 700 kişilik amfibi komando-deniz piyadesi taşıyacak. Tüm elektronik sistemlerinin TSK ve NATO’ya tam entegrasyonu söz konusu olacak.
UÇAK GEMİSİNE İHTİYAÇ VAR MI?
Son ve önemli bir husustan daha bahsederek uçak gemisi nedir ve ihtiyacımız var mı yok mu meselesine geçelim.
TCB Anadolu ile ilgili bir şey dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bu gemi uçak gemisi olmadığı gibi büyük helikopter gemisi sınıfında da değil. İstanbul ve İzmir körfezine eskiden sık sık gelen NATO Helikopter gemilerini görenler hatırlayacaktır. Üzerinde dikey iniş kalkış yapan AV-8BHarrier savaş uçaklarının yanında çok sayıda nakliye ve savaş helikopterinin olduğu (CH-46 veyaAH-1W SuperCobra gibi) gemiler. Aslında onlar da çıkarma gemisi ancak daha çok hava araçları taşıma ağırlıklı yani bizimkinden daha az kara birliği daha çok hava birliği taşıyor bunlara LHAveLPH sınıfı deniyor.
Havuzlu çıkarma gemilerinin sınıf kodlarını veya genel olarak aradığınızda hangi anahtar kelimelerle bulabileceğinizi şöyle sıralayayım;
-LSD
-LPD
Tcb-LHD (TCB Anadolu bu sınıfta)
-LHA
-LPH
UÇAK GEMİSİ NEDİR VE NEDEN BİZE LAZIM DEĞİLDİR?
Adı üstünde uçak taşıyan gemiye uçak gemisi, çıkarma birliği taşıyan gemiye de havuzlu amfibi çıkarma gemisi deniyor.
Yani üzerinde uçak ve helikopter taşıyan her gemi uçak gemisi olmadığı gibi içinde deniz piyadeleri olan ve tanklar bulunan gemileri ise arka tarafta açılır bir havuzu ve çıkarma gemileri var ise havuzlu çıkarma gemisiymiş.
Dünyada irili ufaklık birçok sınıfta uçak gemisi var. Ondan fazla ülkenin sahip olduğu uçak gemisi komseptinde esas amaç yüzen bir hava üssüne sahip olmak. Yani içlerinde piyade birlikleri, zırhlı araçlar bulunmamakta. Hatta helikopterler dahi yardımcı sınıflar olarak uçakların yaptığı operasyonları desteklemekte.
5000’den fazla personelin görev yaptığı,100’e yakın uçağın bulunduğu dev Amerikan gemilerinden 10-30 uçağın bulunduğu küçük gemilere kadar birçok sınıf uçak gemisi bulunmakta.
Çanakkale savaşından Türk ordusu ile savaşmak için gelen ilk uçak gemilerinden II. Dünya Savaşı’nda Pasifik’te Midway savaşında batan uçak gemilerine kadar tüm büyük savaşlarda yer aldılar. Bugün Amerikan donanmasının sahip olduğu 12 adet nükleer güçlü uçak gemisi var. Bunlar kadar büyük olanlardan sadece 9 Harrier Jeti, 14 helikopter taşıyan Tayland uçak gemisine kadar çeşitli sayılarda uçak taşıyanlar var. Dikkat edecek olursanız nerede ise bizim TCB Anadolu ile aynı. Ancak ondan farkı biraz daha fazla helikopter alırken çıkarma birliklerini ve zırhlı birlikler barındırmaması.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye için çok küçük kapasiteli bir uçak gemisi edinmektense kara gücü ön planda olan Türkiye’nin havuzlu çıkarma gemisi tedarik etmesi son derece mantıklı. Doğru tercih yapılmış olduğu ortada.
Peki bu uçak gemisi sevdalılarına ne diyeceğiz o zaman? Aslında biraz mantık çalıştırıp, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartları ve stratejik hedeflerini düşündüğümüzde buna şimdilik ihtiyacımız olmadığını göreceklerdir. Şöyle ki;
Aşağıdaki resimlerde Amerikan gemileri kadar uçak kapasitesi olmasa da büyük uçak gemisi olan ülkelerin gemilerinin sıraladım. Bu resimlerde görülen büyüklükte yani dünyanın tüm denizlerinde, etrafına da kendisini koruyan deniz filosu ile, ana karadan destek almadan her türlü hava operasyonlarını yapabilecek yüzen bir üssün maliyetini karşılamak şu an devam etmekte olan tüm SSM projelerini iptal etsek bile zor görülmektedir. Örneğin resimde gördüğünüz yeni yapılan Amerikan Ford ve İngiliz Q.Elizabeth gemilerinin maliyeti buna güzel bir örnek. USS Ford gemisinin uçakları hariç sadece gemi maliyeti 13 Milyar USD civarında.
Burada resimlerini yayınlamadığım diğer küçük uçak gemilerinin ise Tayland örneğindeki gibi TCB Anadolu’dan çokta fazla bir uçak kapasitesine sahip olmadıklarını söyleyebiliriz. Daha çok hava operasyonları ağırlıklı olarak açık deniz harekat kabiliyetleri olsa da yine Türkiye şartlarında rantabl olmadıkları kesin.
Uçak gemilerini tek bir temel aracı vardır. Üssü taşımak yani uçakların harekât menzillerini uzatmak. Aynı şey tanker uçaklarlada yapılabilir ancak gönderilen uçak eninde sonunda üsse geri dönmelidir. Oysa gemi sisteminde üs yakındır. Hatta uçak gemilerindeki bazı uçaklar kanat altı yakıt podları ile A-6 uçakları örneğinde olduğu gibi diğer savaş uçaklarına havada ikmal yapabilir. O zaman buradan çıkan sonuç uçak gemisine deniz aşırı stratejik çıkarları olan ülkeler veya etrafları koca okyanuslarla çevrili ülkeler rağbet etmektedir. Hindistan, Brezilya, Arjantin, Tayland gibi. Gerçi bu örneğe uymayan İtalya’da bulunmaktadır.
Son yıllarda bazı Arap ülkeleri ve Afrika’da askeri üs kurma çalışmaları yapan Türkiye’nin vizyon ve misyon değişikliği hevesleri görülse de dünya şu an ki dünya konjontürü, arkamızdaki Amerikan desteğinin azalması, Rusya’nın kendi donanma ve Uçak gemisini yüzdürmekte zorlanarak ekser ağırlığını nükleer silahlara ve balistik füzeler ile denizaltılara vermesi onunla da ortak hareket edeceğimizi gösterdiğinden en azında yakın gelecekte orta doğu veya Afrika kıyıları gibi uzak coğrafyada uçak gemisi ile koruyacak bir stratejik çıkarımız veya isteğimiz olamayacağı görülmektedir.(Amerikan örneğini sadece bizi ilgilendiren bir meselede Amerikan donanmasının destek vermeme ihtimalini göze alarak yazdım. Yani kendi uçak gemimizi kendimiz korumak zorunda kalacağız diye)
Kaldı ki toplam 300 civarı F-16, F-4E 2020 uçağına sahip bir ülkenin uçak gemisi için uçak alımı yapması, hava kuvvetlerinde şiddetle çift motor savaş uçağı ihtiyacı varken çok mantıklı olmayacaktır. Uçak gemisi için ilave 70-80 adet uçak alabilecek olsak zaten hava kuvvetlerinin takviye etmiş olurduk.
Diğer yandan F-35’in seçilmiş olması bir yerde işe yaramış olacak. Zamanında EF-2000eğer EF-2000 veya F-18, Rafale gibi uçakları seçmiş olsaydık bu uçakları TCB Anadolu’ya iniş kalkış için uygun olmaması sebebi ile ikinci bir tür almak zorunda kalacaktır. Ancak şimdi F-35kullanıcısı olan Türkiye isterse F-35B modelinde alıp rahatlıkla kullanıcısı ve bakımcısı /parça üreticisi olduğu bir uçağı gemide kullanmış olacak.
Son olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri sorun yaşadığı ülkelere göz gezdirdiğimiz de hiç birinin uçak gemisi menzilinde olmadığı görülecektir. Burada önemli olan bir hususta Akdeniz’in en büyük donanmalarından ve denizaltı filosu olarak da büyük bir filoya sahip olan Türkiye’nin maalesef bir uçak gemisini korumak için tahsis edeceği fazladan bir gücünün olmamasıdır.
ABD donanmasının yedi filosundaki uçak gemilerini korumak için etraflarında dolaşan gemi sayısı dünyada birçok ülkenin donanmasından fazladır. Hatta diyebiliriz ki sadece 6. Filodaki iki uçak gemisini çıkardığımızda dahi geriye kalan gemilerin gücü ile Akdeniz’de başa çıkabilecek bir ülke yoktur. Dolayısı ile son derece zayıf ve stratejik bir hedef olan uçak gemisini deniz aşırı göreve göndermek için donamanın nerede ise tüm savaş gemileri ve denizaltı filosunun yarısını göndermemiz gerekeceğinden çevremizdeki kıyılarımız ciddi riske girecektir.
Spesifik örnek verecek olursan İran ile yaşanan bir kriz için Basra körfezine veya İsrail ile yaşanan bir kriz için Doğu Akdeniz’e gönderilmesi yukarıdaki zafiyet bir kenara belki bir kuvvet çarpanından ziyada başımıza bela olacaktır. Kara gücü olarak ciddi caydırıcılığa sahip iken ciddi riske girecek ve daha önce birkaç ABD gemisinin füze yediği Basra körfezinde İran anti-ship füzeleri, balistik füzeleri ve hızlı sürat tekneleri ile baş etmek zorunda kalınacaktır. Aynı şekilde Kıbrıs’ta ki sabit hava alanlarını kullanmak yerine İsrail açıklarına gönderilecek bir filo 500’den fazla modern savaş uçağı olan İsrail hava kuvvetleri için açık boy hedefi olacaktır. Karadeniz için ise uçaklarımızın etkili menzili içinde olan hava sahasında bir uçak gemisi yine gereksiz yere risk almak olacaktır.
O ZAMAN TCB ANADOLU NE İŞE YARAYACAK? NEREDE YÜZECEK?
Yukarıda anlattığım tüm risk faktörleri cephane ve lojistik ikmal ihtiyacı da dâhil TCBAnadolu içinde geçerli tabi ki. Ancak Türkiye’nin gördüğüm kadarı ile öncelikli amacı NATO veya başka dost ülkelerle yapılan çokuluslu harekâtlarda dev armadalar korumasında ve içinde tabur seviyesinde piyade birliği sevk edebilmek, bir taraftan da birliklere kıyıdaki birliklere hava desteği vermek. Veya Afganistan gibi savaşın sadece karada devam ettiği topraklara toplu asker göndermek gerektiğinde gemiyi bir yolcu gemisi gibi kullanmak.
İç denizlere gelince; Kıbrıs savaşı, Kardak krizi, Suriye Krizi gibi daha önce yaşananlara benzer durumlarda, gemi ana karaya yakın ve tüm donama ile hareket edeceğinden gerek donanma koruması, gerekse hava kuvvetleri uçaklarının düşman uçaklarından korumak için harekât yarıçapları yeterli olacağından daha önce anlattığım örneklerdeki gibi risk içinde olmayacaktır
Sanırım, bu geminin içinde koca bir tabur ve zırhlı araç, uçak, helikopter, çıkarma tekneleri ve bir tabur asker taşımasından dolayı diğer gemilerimize nazaran neden bu kadar sık bir şekilde geminin güvenliğine değindiğimi anlamışsınızdır.
DÜNYADAKİ DİĞER ÜLKE UÇAK GEMİLERİ HAKKINDA BİR KAÇ ANEKDOT
Uzun süredir uçak gemisi olmayan İngiltere yeni tip ve Amerikan gemilerinden geri kalmayan üzerinde F-35’lerin olacağı (sanırım iki tane olacak) uçak gemisi yapıyor. Bu gemide ki ilginç yanlardan biri kapapult sisteminin elektro manyetik olması. Diğer gemilerden farklı olarak birbirinden ayrı yerlerde iki ada (kule vs.olan üst güvertedeki yapılar) bulunan gemi, son yapılan diğer uçak gemileri gibi elektronik taramalı radarlarla donatılacak. Katapult sisteminin değişmesi ile resimde gözüken F-14 kalkışındaki gibi etrafta su buharlarının olduğu efsane fotoğrafları gelecekte bir daha göremeyeceğiz. Havacılık çoktan uzay filmlerine benzemeye başladı bile.
Soğuk savaştan sonra Avrupa donanmalarında görülen daralma İngiltere’ de de vardı ama İngilizler Falkland savaşında esaslı bir ders almış ve eğer deniz aşırı toprağın var ise ve bir okyanus ülkesi ve deniz ticaretinde önde isen uçak gemin olmalı kuralını öğrenmişlerdi. Ancak bu öğreti az daha çok pahalıya öğrenilebilirdi.
1982 yılında İngilizlerin son uçak gemisinin birkaç ay sonra hurdaya ayıracağını bildiği halde Arjantinli generaller sabredememiş ve İngiltere’ye çok uzakta bulunan İngiliz toprağı Falkland’a saldırmıştı. Eğer savaş birkaç ay sonra olsa idi söküm işlemleri başlamış olan İngiliz uçak gemisi olmayacağından İngiltere çok zor durumda kalacaktı. Belki de savaşın kaderi farklı olacaktı. Arjantin hava kuvvetlerini AIM-9 Sidewinder füzeleri ile perişan eden SeaHarier savaş uçakları uçak gemisi olmadığından bölgeye gidemeyecek buna ilave Arjantin uçakları Exocat füzeleri ile havalanıp hiçbir zorlukla karşılaşmadan 2 değil daha çok İngiliz gemisini vuracaktı.
Rusya ise soğuk savaşta kendi gemilerinde barındırdığı devasa anti-gemi-anti-uçak gemisi füzelerinin etkisinden mi olacak hiçbir zaman uçak gemilerinin güvenliğine inanmadı ve Amerika kadar büyük ve fazla sayıda inşa etmedi.
Ruslara göre uçak gemisini korumak çok zor bir olaydı. Bu gün ise malumunuz Suriye operasyonuna katılıp geri dönen ve dünya medyasında çok fazla alay konusu olan tek bir gemi ile idare ediyorlar. Her ne kadar 1000 adet hedefe uçak gemisi konuşlu uçaklarca saldırı düzenlendiğini açıklasalar da Kuznetsov kötü bir sınav verdi. Fransa’ya yaptırdıkları Mistral tipi havuzlu çıkarma / helikopter gemilerinin ikisini de alamayıp Mısır’a kaptırmaları Rus deniz havacılığı adına hiç de iyi olmadı.
ABD ise gemileri Ruslardan korumak konusunda devasa donanmasına ve hava savunma destroyerlerine güvense de esas amaç hiçbir zaman Rus donanması olmadı. Bu güne kadar dünya jandarmalığını yapan ABD bunu hep uçak gemileri ile başardı.
Vietnam, Libya saldırısı, Körfez savaşları gibi büyük savaşlarda uçak gemileri önemli rol oynadı.100’e yakın uçakla nerede sorun var ise, orada bir veya birkaç uçak gemisi belirdi (2.Dünya Savaşında Japonya’nın yenilgisinin başlangıcı olan ve tüm Japonya’yı savunmasız bırakan Pasifik’teki dev deniz savaşı Midway’de Japon uçak gemilerinin batırılmasını ve dolayısı ile savaşın kaderini etkileyen en önemli güç ABD uçak gemileri idi).
Çin ise Rus Varyag uçak gemisini 1 milyon turist göndereceğim vaadi ile boğazlardan eğlence gemisi adı altında geçirerek Çin’de motor ve diğer sistemleri takarak bugün ikizini dahi inşa ettiği gemiyi hizmete soktu. Amerikan, İngiliz (yeni yapılan Q.E) ve Hindistan uçak gemisi ile beraber en büyük sınıftaki gemi ile rakiplerinden geri kalmamakta. Servise giren Varyag ve üzerindeki J-16ile ABD uçak gemilerine rakip olmakta. Rus Sukhoi serisinin patent altında üretilen Çin versiyonu uçakların F-22 ve F-15 gibi uçakların kara konuşlu olduğu düşünüldüğünde denizde karşılarına çıkacak en güçlü rakipler bile F/A-18E ve gelecekte de F-35B/C.
(Varyag’ın boğazlardan geçişinin ardından medya, ertesi yıl 1 milyon Çinli turist gelmeyince haklı olarak tepki göstermişti. Ancak bugün anlaşılmıştır ki turist karşılığı değil, balistik füze teknolojisi verilmesi karşılığında izin verilmiş)
Çin’in bu gemileri teminindeki en önemli amacı, Çin denizinde ABD’ye meydan okuyabilmektir. Soğuk savaş boyunca uçak gemisi kullanan Rusları bir çırpıda geride bırakan Çin,ABD gemilerinin en büyük rakibi olmanın yanında DF-21 ASBM ve diğer süpersonik anti-ship füzeleri ile Amerikan uçak gemilerinin korkulu rüyası olmaya başladı.
Dünyanın sayılı donanmalarından birine ve dördüncü büyük hava kuvvetlerine sahip Hindistan ise onlardan geri kalmayan bir uçak gemisi yaparak Rusya’yı geride bırakıp üç büyükler arasına girdi. İki adet dev uçak gemisine sahip olacak olan Hindistan zaten dünyanın önemli bir nükleer gücü. Büyük devletlerden stratejik olarak tek eksiğinin çok sayıda nükleer güçlü ve nükleer başlık taşıyan füze (SLBM) fırlatan denizaltılar olan Hindistan uçak gemisi faktörünün halletmiş oldu.
Yine Fransa’nın hiçte küçük sayılmayacak Uçak Gemisi ile Suriye operasyonunda boy gösterdiğini ve prestij yenilediğini deneme tahtası olan Suriye’de Rafale uçakları ve mühimmatları denediğini söylemek isterim. Kanada ve Avusturalyalıların dahi gelip bombaladığı "International weapons test center!" Suriye’de Fransız gemisi de başarılı bir sınav verdi.
Son olarak bahsetmek istediğim ülke ise Japonya. II.Dünya Savaşı’nda imzalanan anlaşma çok büyük oranda gevşetilmiş ve hemen hemen tüm silah sistemlerine sahip olarak dünyanın dördüncü büyük donanmasına ve çok güçlü bir hava kuvvetlerine sahip olan Japonlara hala daha nükleer silahlar, balistik füzeler, nükleer güçle çalışan denizaltılar ve uçak gemileri gibi stratejik silahlar yasak. Ancak Japonlar bu yasağı çok sayıda ürettikleri helikopter gemisi ile delmeye çalışmakta. Bir süre sonra Japonya’nın helikopter gemileri üzerindeki uçak ve helikopter sayısı yukarı da saydığım 4-5 büyük uçak gemisi kullanan ülkeler haricindeki ülkelerin küçük uçak gemilerinin üzerindeki uçak sayısından daha fazla olacak. Örneğin Izumo sınıfı DDH-183 helikopter gemisi 28 adet F-35 veya benzeri uçak, 9 helikopter taşımakta.
Osimu sınıfı LST gemilerinden 3 adet bulunan Japon donanmasında, Izumo sınıfı helikopter taşıma gemilerinden 2 adet, Hyuga sınıfı olanlardan ise 2 adet var. Yani tümü oprerasyonel olduğunda 4 helikopter, 3 LST gemisi ile etrafı okyanus ile çevrili çok ciddi Rus ve Çin tehdidi altındaki Japonya’nın bir nevi uçak gemileri olmuş olacak veya var zaten. Tüm ekonomisinin deniz ticaretine bağlı olduğu yani Türkiye’den çok farklı olan Japonya’nın bizden farklı olarak bu kadar helikopter gemisine veya uçak gemisine gerçekten ihtiyacı var. En azından okyanus ülkesi.
Oysa bizim TCB Anadolu’dan başka daha büyük uçak gemisi veya helikopter gemisine para harcamak yerine daha acil ve önemli ihtiyaçlarımız var. Örneğin yüksek irtifa hava ve özellikle balistik füze savunma sistemi, çift motorlu savaş uçağı, eskiyen KC-135 tanker uçaklarımızın yenilenmesi, eğitim uçağı ve yakın hava desteği uçağı ihtiyacı, milli SLV aracı geliştirilmesi, TF-2000 hava savunma firkateyni projesinin bir an önce hayata geçirilmesi, uzun menzil stratejik deniz gözetleme/karakol/denizaltı harbi uçaklarının teminin, kara hedeflerini burunlarındaki top sistemleri haricinde vurabilecek hiçbir silah sistemi olamayan donanmamıza kara hedeflerini baskı altına alabilecek füze sistemlerinin bir an önce üretilmesi veya temin edilmesi, ağrı nakliye helikopterlerinin sayısının artırılması, milli tank Altay’ın bir an önce seri üretime geçmesi ve Al-Bab’da kevgire dönen Leopar-2 tanklarının acil zırh korumasının modifiyesi gibi…
Şimdilik, SSM fonunun 3 aylığına da olsa varlık fonuna devredildiği gerçeğini de göz ardı etmeden gerek ekonomik, gerekse stratejik çıkarlarımızı dikkate alarak uçak gemisi ihtiyacımız olmadığını şu ana kadar anlattıktan sonra, yine de ilerisi için daha önce başka bir yerde yazdığım bir cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Günümüzde dünyadaki "stratejik dengeler"den bahsederken, ülkelerin ekonomik ve teknolojik gücünün göstergesi olarak kurdukları orduların saldırı ve savunma sistemlerinde birkaç temel unsurun var olup olmadığına bakılmaktadır. Bunların ilk akla gelenleri; Nükleer Silahlar ve Balistik Füzeler, Nükleer Güçlü Denizaltılar,Uzay Sistemlerive Uçak Gemileri olarak sıralanmaktadır".
Kaynak: www.kokpit.aero

30 Haziran 2017 Cuma

SON DAKİKA: Türkiye son noktayı koydu! Rum ve Yunan hayalden uyansın

SON DAKİKA...
TÜRKİYE SON NOKTAYI KOYDU!
RUMLAR VE YUNANİSTAN HAYALDEN UYANSIN
Kıbrıs zirvesinde gazetecilerin sorularını yanıtlayan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Ankara'nın Türk askerinin çekilmesi ve garantörlüğün sona ermesi gibi bir talebi kabul etmeyeceğini ilan etti.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İsviçre'de devam eden Kıbrıs Konferansı için "Bu bir final konferansıdır. Son konferanstır" yorumunda da bulundu. İsviçre'de devam eden tarihi Kıbrıs zirvesinde, Türkiye tarafından yeni açıklamalar var. Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye'nin garantisinin kalkması gibi bir unsurun söz konusu olamayacağını net şekilde belirtti.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "Rum tarafının ve Yunanistan'ın beklentisi, garantiler tamamen kalksın ve adada Türk askeri kalmasın. Bir şeyi anlamaları lazım, bu onların hayali ve hayalden uyanmaları gerekiyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve diğer siyasiler, garantinin ne kadar önemli olduğunu vurguladılar" dedi. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İsviçre'de devam eden Kıbrıs Konferansı  için "Bu bir final konferansıdır. Son konferanstır" yorumunda da bulundu. 

28 Haziran 2017 Çarşamba

ZEKİ KENTEL "MEDENİYETLER ÇATIŞMASINDA TÜRKİYE VE KIZILELMA"

MEDENİYETLER ÇATIŞMASINDA TÜRKİYE VE KIZILELMA
Medeniyetler Çatışması'nda, Şark Meselesi'nde, Çar Nikola'nın sıcak denizlerinde, İngiltere"nin sömürge yolunda, ABD dünya hegemonyasında Ortadoğu'da Türkiye ne  yapacak?
ÇAR NİKOLA, KIRIM VE AKDENİZ
Rusya’nın kuruluşundan bu yana güneye sarkmak amacı vardır. Bu amaç Türklerle çatışmaktadır. Bu arzu doğrultusunda ise üç politika izlemektedir: 
1-Doğu Anadolu Politikası 
2-Balkanlar Politikası 
3-Boğazlar Politikası 
Rusya hem Çarlık döneminde hem de Ekim 1917 devrimi sonrası geçtiği Sovyetler döneminde bu üç  politikanın icrasına uğraşmış halen de bu yolda ilerlemektedir. Boğazlar’ı evinin anahtarı, Balkanları Slav ırklarının özyurdu olarak gören Rusya, her faaliyetinde Osmanlı’nın ve Türklerin zayıf bir anını kollamış ve bu yönde politikalarını  hayata geçirmeye çaba vermiştir.
İNGİLTERE SÖMÜRGE YOLLARI
Sömürge yolları üzerinde bulunan Orta Doğu ve Osmanlı Devleti’nin durumu İngilter için önem kazanıyordu. Özellikle bu dönemde Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması İngiliz menfaatlerine uygun düşüyordu. Çünkü İngiltere, Osmanlı Devleti’nin varlığı ve devamını, Rusya’nın Akdeniz’e inmesinde önemli bir engel olarak görüyor ve böylelikle İngiltere İmparatorluk Yolunun bu devlet tarafından tehdit edilmesini ve hatta kesilmesini önlemeyi planlıyordu.     
PAYLAŞIM SAVAŞLARI          
Dünya Savaşları’nın gerçek nedeni: kitaplarda yazıldığı gibi : “Avusturya tahtının veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna’da öldürülmesi”, veya sömürgecilik, sömürgelerden pay kapma arzusu değildir. Gerçek neden: Bugünlerde yeni yeni dillendirilen: “Medeniyetler Çatışması”dır.
İngiltere, Fransa ve Rusya: Osmanlı Devleti’ni, “Şark Meselesi” kapsamında, I. Ve II. Balkan Savaşları ile Avrupa’dan atarak, (Asya’ya) Anadolu Çanağına sürecek; bunun arkasından, (Araplarla ilişkisi kesilerek) Mezopotamya’dan çıkaracaktır.
“Araplar arkamızdan vurdu!” İddiası da bu çerçevede, bir İngiliz-Fransız propagandası olarak değerlendirilmelidir. Osmanlıya ihanet eden bir Arap aşireti olmasına rağmen büyük  kitle bu  suçlamanın muhatabı değildir. Yeni devleti  kurarken İngilizleri bu gerçekleri ile ve doğru tanıyabilseydik,  I. Dünya Savaşı’ndan bugüne bu kadar kazık yemez, bu tuzaklara düşmezdik.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI
1989 yılında Gorbaçov ile sosyalist sistemin çökmesinde yeni dünya  düzeni  denilen bir süreç başladı..Bu sürecin 4 temel ayağı vardı.
1. Küreselleşme, 
2. Medeniyetler çatışması, 
3. Bölgesel ittifaklar, 
4. Tek süper güç (ABD)
ABD'li fikir adamı Samuel Huntington başta olmak üzere, Brezinski, Fukiyama ve Bernard Levis gibi bilim adamlarının kafa yorduğu bir teori var. Medeniyetler canlı organizmalar gibidir. Doğarlar büyürler, ölürler. Bu akıbet batı medeniyeti için de mukadderdir. Bütün mesele Batı medeniyetinin ömrünü nasıl uzatabiliriz  konusuna kilitlenmiştir.
Bu konuda çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. En çok rağbet gören ise Huntington’a ait  medeniyetler çatışması olmuştur. Ona göre rakibi olmayan ve mutlak gücü  elinde tutan bir medeniyet kendi içerisinde durağanlaşmaya ve zamanla gerilemeye başlar. Bir mücadele alanı bulur veya kendisine  bir rakip olursa onunla mücadele ederek kendini yeniler ve dinamizm kazanır bu da onun ömrünü uzatır.
Böyle bir rakip medeniyet için Çin, Hint, Latin Japon gibi ihtimalleri sıraladıktan sonra bunların hiçbirinin Batı Medeniyeti için rakip olamayacağını çünkü materyalist yapılarından dolayı zaten batı medeniyeti ile benzeştiklerini söyler.  Geriye bir tek İslam medeniyeti kalıyor. Doğal olarak yeni rakip İslam medeniyeti  olacaktır. Bunun zaten tarihi temelleri vardır ve böyle bir mücadele alanı açmak zor değildir. Böylece adına şark meselesi denilen ve neredeyse bin yıldır batının kavga halinde olduğu İslam dünyasına karşı yeni bir haçlı seferi başlatmak mümkün olacaktır.
Gücüne çok güvenen batı bu kavgadan mutlak surette galip çıkacağından emindir. Yendiği rakibinin hükmettiği bakir hammadde kaynaklarını ve enerji yollarını da bu mutlak zaferden sonra dilediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olacaktır.
Şunu öncelikle bilmek gerekir ki batıda planlar mikro ve makro hedefler doğrulusunda yapılır. Makro hedefler için fikir ve fiil aşamaları bazen 10 bazen 20 yıl veya daha fazla sürebilir. İlerisi için konulan hedefler doğrultusunda mikro hedefler konur ve plan yoluna girer.
İleride İslam dünyasına yönelik başlayacak operasyonlarda öncelikle Müslümanların zayıf düşürülmesi gerekmektedir. Bunun  için  1980 yılında Irak İran savaşı çıkarılır. Bu savaş bitmesin diye her iki tarafa da el altından bol miktarda silah satılır.
Görünüşte İran’a silah ambargosu vardır ama ABD el altından buraya devamlı silah satmaktadır. Bir taşla birden çok kuş vurulmuştur. Hem Müslümanların birbirini imha etmesi  sağlanmış, hem onların milli kaynakları silah karşılığı ellerinden alınmış, hem de ileride İslam dünyasına yönelik olarak başlayacak saldırılarda Müslümanların dermanı tüketilmiştir…
Bir yandan el altından İran’a silah satan batı, öbür yandan Saddam canavarına dilediği kadar konvansiyonel, kimyasal ve biyolojik silahı satmış bunların da parasını fazlasıyla Irak’tan almıştır. Bu silahlar da zaten Müslümanların öldürülmesinde kullanılmıştır.
1988 yılında bu savaş bitti. Savaş boyunca Saddam’ı silaha boğan batı bu savaş bitince başka bir savaşın hazırlıklarına  başladı. Bağdad’ta bulunan ABD elçisi Saddam’ı Kuveyt’e saldırmaya teşvik etti ve böyle bir savaşta ABD’nin tarafsız kalacağını belirtti.
Bu tablo Saddam’ı Kuveyt’i kolayca yutabileceği bir ortam oluşturdu. 1991 yılında Saddam Kuveyt’e saldırdı. ABD ve ortakları hemen harekete geçtiler. Uluslararası bir koalisyon kurdular ve Saddam’a Kuveyt’i boşalt ültimatomu verdiler.  Saddam’ın tamam çekiliyorum dediğini hiç duyan olmadı. Çünkü dünya medyası hep Saddam’ın meydan okuduğunu yazdı. Bu savaşa maalesef Türkiye de katıldı. Rahmetli Özal’a Musul havucu gösterdiler. O da inandı. Biz de Irak’a kuzeyden cephe açtık. Irak ordusu ikiye bölününce müttefik kuvvetler kolay bir zafer kazandılar. Irak’ı fiilen üçe böldüler, ama nedense Saddam’a ilişmediler.
Çünkü sonraki planlarda ona verilen roller vardı. Savaşın sonunda Madrid konferansı toplandı. Olaya taraf olan 27 ülke çağrıldı. Türkiye çağrılmadı. İkinci derecede aktif rol aldığımız ve 100 milyar dolara yakın kayba uğradığımız bir savaşın sonuçlarını konuşmaya çağrılmıyorduk. Özal’ın buna çok canı sıkıldı. ABD tarafından limon gibi sıkılıp atıldığını fark etti. O tarihten sonra da ABD’ye tavır aldı. Bu da onun sonu oldu.
Dönemin ABD dışişleri Bakanına Türkiye’nin barış masasına niye çağrılmadığı soruldu. Verdiği cevap tarihe geçti.  “Türkiye Oltadaki Balıktır Yem İstemez”. Türkiye  kendi içinde irtica,  darbeler vb. iç dertleri ile boğuşuyordu.  ...  Orada  "our boys" lara  güven vardı. 
TÜRKİYE NE YAPIYOR?  NE YAPACAK?
Türkiye'nin, doğrudan ABD ya da Rusya ile çatışmaya sürüklenmekten kaçınarak kendi çıkarlarına doğrudan tehdit oluşturan gelişmelere kapasite ve imkânları ölçüsünde müdahale etmekten başka seçeneği kalmıyor. Türkiye'nin çıkarlarına tehdit oluşturacak adımları atan aktörlerin birbirleri arasındaki rekabet ise Ankara'ya, taktik iş birliklerine girmek suretiyle kendi kapasitesinin sınırlarının ötesinde etki doğurma fırsatı verecektir.
Bu çerçevede, bazı alanlarda çıkar çatışması yaşıyor olsak da, yeri geldiğinde ABD, Rusya ve hatta İran'la geçici iş birliği ve ittifaklara hazır olmalıyız. Bu taktik iş birliği ve ittifaklarda hiçbir ülkenin kategorik olarak dışarıda bırakılmaması uluslararası ilişkilerin doğası gereğidir ve Türkiye'nin çıkarları açısından önemlidir.
"VATAN NE TÜRKİYE'DİR TÜRKLERE NE TÜRKİSTAN VATAN, BÜYÜK VE MÜEBBET BİR ÜLKEDİR TÜRKLERE TURAN."
Kızıl Elma, Türklüğün varlık destanında Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir Kızıl Elma. Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden birisi olan Kızıl Elma imgesi, Türk devletleri için bir hedefi ve amacı simgeler.
Türkçenin tarih düştüğü (Divan-ı Lügati't Türk) Kaşgar'ı ve Mahmut'u,  Astronom-Hükümdar Uluğ Bey ve Bilim Şehri SEMERKAND hiç  unutulur mu?  Cengiz Han'ın torunu Kubilay Han, bütün Çin'i idaresi almış büyük bir Türk imparatorudur.
Türkülerimiz Yemen’den Belgrad’a, Buhara’dan Cezayir’e, Halep’ten Kırım’a, Basra’dan Lehistan’a kadar uzanan muhteşem bir gönül yolculuğu yapar. Biz ise bugün yolda kaybolmadan bu yolculuğu yapabilecek durumda değiliz.
İstanbul ile Şam’ı, Ankara ile Basra’yı, İzmir ile Şiraz’ı, Edirne ile Buhara’yı, Çanakkale ile Girit’i, Antalya ile Kırım’ı, Edirne ile Tebriz’i bugün aynı coğrafyada   düşünemiyoruz?
Estergon Kal’ası su başı durak çok mu uzak, yoksa yakında mıdır? Her yürekte bir Estergon yok mudur? Eğri Kal’ası Estergon’un ne yanına düşer? Osman Paşa Plevne’den çıkmaz da, sen çıkar mısın?
Kırım’dan gelirim adım Sinan'dır. Bugün Selanik’te sala okunacak kaç tane cami kaldı, hiç dert edindin mi?  Acaba Manastır’ın ortasında yine bir havuz, bir çeşme, bir pınar ve bir dere var mıdır?  Alişimin kaşları kare. Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda.
Debreli Hasan martiniyle iki kurşun da 15 Temmuz hainlerine atsaydı da  meydanlardaki dostları da dinleseydi. 
Aşık Garip. İşte geldim gidiyorum. Şen olasın Halep şehri. Çok ekmeğin tuzun yedim. Helal eyle Halep şehri......    Halep ağlarken Antep gülebilir mi?  Tebriz’de her bahar güller açar mı yine, Tiflis’te akşam ezanı okunur mu, yoksa ‘Garip’ mi kalmıştır!  
Bey babası Şam’dan gelen Bayburtlu bebek kimdi, babası Şam’da ne yapar, ne ederdi? Acaba, onun torunu, Şam’dan gelen misafir mülteci komşusuyla Erzurum’a gider gibi, yine gidebilecek mi Şam’a? 
ÂŞIK'A BAĞDAT SORULMAZ!  
GENÇ OSMAN O KAPIYI NASIL AÇTI?...

13 Haziran 2017 Salı

Ambarlı Limanı'nda demirli gemide 220 kilo saf kokain ele geçirildi.

GÜMRÜK DUVARI ÇÜRÜK: “AMBARLI'DA DEV OPERASYON”
Ambarlı Limanı'nda demirli gemide 220 kilo saf kokain ele geçirildi. Üç aylık teknik takiple ele geçirilen kokainin bugüne kadar ele geçirilen en büyük miktar olduğu kaydedildi.
İSTANBUL Narkotik suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Ekipleri, Ambarlı limanında bir gemide yapılan aramada 212 kilogram saf kokain ele geçirildi. Bu miktar İstanbul'da şuan yakalanan en büyük miktardı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube Müdürlüğüne gelen bir ihbar üzerine, İstanbul Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürlüğü bağlantısı İstanbul Gümrük Muhafaza Kaçakçılık ve İstihbarat Müdürlüğü ve Emniyet ekiplerince ortaklaşa operasyon yapıldı.
TÜRK POLİSİ'NİN DİKKATİ VE BÜYÜK BAŞARISI
Operasyon kapsamında; Brezilya'dan hareketle İspanya üzerinden  bugün Ambarlı Limanı'na gelen jelatin yükü bir konteyner X-ray taramasına sevk edildi. Tarama sonucunda yoğunluk tespit edilmesi üzerine konteyner tam tespit işlemi için açıldı. Jelatin yükünün arasında valizler içinde gizlenmiş şekilde 193 pakette toplam 212 kg. kokain ele geçirildi. 

9 Haziran 2017 Cuma

ORTA DOĞU’DA YENİ DENGELER; KIBRIS’TA TEMMUZ KERAMETİ; GEÇMİŞTEN DERS ALMAK; - Prof. Dr. Ata ATUN

ORTA DOĞU’DA YENİ DENGELER
Prof. Dr. ATA ATUN
25 Mayıs 1981 tarihinde Suudi Arabistan’ın çağrısı ile Basra Körfezi'ne kıyısı bulunan Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, kısa adı Körfez İşbirliği Konseyi olan “Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi”ni kurarak ekonomi, dış politika ve sosyal hedeflerde ortak hareket etmek kararı aldılar. Birleşik ekonomik anlaşma ise yaklaşık 6 ay sonra 11 Kasım 1981 tarihinde Riyad'da imzalandı. Bu Konsey’e çok daha basit ve ilkel düzeyde Avrupa Birliği benzeri, Körfez Ülkeleri Birliği de denilebilir.
1995 yılında, babası Katar Emiri Şeyh Halife bin Hamad es-Sani’yi kansız bir darbe ile deviren Şeyh Hamid Bin Halife Al Sani, yönetimi ele alınca Katar’ın dış politikası da yavaş yavaş değişmeye ve KİK şemsiyesi altından uzaklaşmaya başladı. 18 yıllık iktidardan sonra asırların Arap geleneği olan ölene kadar iktidar uygulamasını değiştirdi ve 25 Haziran 2013 tarihinde yaptığı "artık yeni neslin iktidarda rol alması gerektiği" açıklaması ile Katar Emirliği görevini Veliaht Prens Şeyh Tamim bin Hamad El Sani'ye devretti. Dünyanın en genç liderlerinden biri olan Şeyh Tamim, yüksek öğrenimini İngiltere’de, Sherborne, Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi ve Middlesex Harrow School'da yaptı. 1850 yılından beri Sani ailesi tarafından yönetilen Katar’ın son 2 Emiri, Katar’ı Batı’dan ve Suudi Arabistan’dan tamamen bağımsız bir ülke haline getirmenin adımlarını atmaya başladılar.
1997 yılında Katar’ın dış politikasını değiştirmek ve Katar'ı Suudi Arabistan'ın şemsiyesi altından çıkarmak politikasını yürürlüğe koyan Şeyh Hamad, zemini sağlam bir şekilde hazırlayınca, yerine geçen Şeyh Tamim aynı politik yoldan ilerlemeye devam etti ve geçen hafta bu değişim sancılı bir şekilde zirve yaptı.
Katar küçük bir ülke ama kişi başı geliri dünya üzerinde ilk 20 ülke içinde.   
1970 yılındaki Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası sadece 300 milyon dolar olan Katar’ın 2015 yılı Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası 164.60 Milyar Dolar. Boyuna göre bayağı büyük bir rakam olan bu hasıla petrol üretim ve ihracatından kaynaklanıyor.
1997 yılından itibaren Katar, uluslararası camiada sesini duyurmaya ve her geçen yıl sesini biraz daha gürleştirmeye başladı. Günümüzde Katar artık bölgede, Suudi Arabistan’ın kuklası olmak yerine önemli ve görüşleri dikkate alınması gereken bir ülke konumunda. Özellikle de bölgenin zıt kutupları olan İran ve Suudi Arabistan arasında denge politikası yürütüyor, kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını da korumayı başarıyor. Buna ilaveten, Batı’nın terör örgütü olarak tanımladığı Hamas gibi İslami Hareketlerle de Batı’yı gücendirmeden sıcak ilişkiler içinde ve bölgedeki halkın bir parçası ve temsilcisi durumda. Gerçekte Katar bölgenin kilit ülkesi haline gelmiş durumda. Suudi Arabistan bu gelişmeden ve liderliğin elden gitmesinden çok rahatsız ve ısrarla Katar’ın tekrar KİK altında girmesini ve kendi yanında olmasını istiyor. Zaten sorun da bu istekte. Bu şamadan sonra Katar'ın gücünü kırmak için, Suudi Arabistan ve Abu Dabi bir araya gelip, yanlarına diğer 3 Arap ülkesini de alarak “Karşıt Arap Devrimi” blokunu oluşturdular.
Batılı hackerlerin saldırısı sonrasında 23 Mayıs gecesi Katar Resmi Haber Ajansı (QNA) sayfasına konan, Katar Emiri Şeyh Temim Al Sani'nin güya söylediği iddia edilen "ABD'ye karşı ve İran'ı destekleyici" açıklamanın yer alması krizi anında başlattı. Aynen 15 Temmuz’da Türkiye’de sahneye konduğu gibi 23 Mayıs’ta da birileri Katar’ı cezalandırmak ve gözden düşürmek için planlı bir şekilde düğmeye bastı. İşin ilginç tarafı Suudi Arabistan da bir başka Körfez ülkesi olan Birleşik Arap Emirliği’nin (BAE) etkisi altında.
Katar aynen Türkiye’nin dış politikasının önemli bir parçasını oluşturan “bölgedeki halkları desteklemek ve onların haklarını korumak” siyasetini uyguladığı için, 15 Temmuz darbesi sırasında Türkiye’ye saldıran BAE medyası şimdi de aynı türdeki yalan, iftira ve çamur atma yöntemi ile Katar’a saldırmakta. Çok iyi eğitimli ve Başbakanlık deneyimi de olan Şeyh Tamim’in, bilgisi ve elindeki neredeyse sınırsız para gücü ile bu krizi kendi lehine çevireceği kesin….
Artık Orta Doğu’da politik dengeler, Batılıların tasarladığı şekilde değil, yöresel ülkelerin istediği yönde oluşacak…          
KIBRIS’TA TEMMUZ KERAMETİ
Prof. Dr. ATA ATUN
Bu sabah KKTC yerel saati ile 02:00’de New York’taki BM binasının 38’inci katında BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Rum lider Nikos Anastasiadis birlikte bir yemek yediler.
Yemekte konuşulan konu Kıbrıs Müzakerelerinin devam edebilmesi için süreçteki tıkanıklığın nasıl aşılabileceği ve Cenevre yolunun nasıl ve hangi şartlarla açılabileceği.
Rum tarafının doğalgaz aramalarını başlatacağı Temmuz ayı, gerçekte kritik bir tarih Kıbrıs’ın kaderi konusunda.
BM tarafında, müzakerelerin organizatörü Eide’nin yakın dostlarından sızan bilgilere göre Eide, Temmuz’da BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanlığı görevini bırakacak ve Norveç’e geri dönerek Eylül ayında yapılacak Parlamento seçimlerine katılacak. Eide geçmişte, 2009 yılında yapılan seçimleri kazanan İşçi Partisinin lideri Jens Stoltenberg’in kurduğu hükümette, Kasım 2011’den Aralık 2013’e kadar sırası ile Savunma ve sonra da Dışişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuştu. 2013 yılındaki seçimlerde İşçi Partisi hezimete uğrayınca iktidar Muhafazakar Partiye geçmiş ve hükümeti de “Demir Kadın” lakaplı Erna Solberg kurmuştu.
Eide’nin yaptığı hesaplara göre, 2017 Eylül’ünde Norveç’te yapılacak seçimlerde hem milletvekili seçilecek, hem de iktidarı ele geçirecek olan İşçi Partisi’nin Dışişleri bakanı olacak.
Kıbrıs Müzakereleri tarafında ise şu ana kadar gelinen noktada, halen daha uzlaşma bekleyen 10-12 civarında önemli konunun bulunması, hiçbir başlığının bunca görüşme, müzakere ve çabaya rağmen halen daha kapatılamadığı ve her başlığın kendi içinde de çözülmesi zor, birkaç tane kangren olmuş konunun halen tartışmaya açık bekliyor olması.   
New York’ta yemeğe oturan liderler arasında derin ayrılıklar var.
Akıncı, “Cenevre’nin son olması, sonuç üretmesi için New York’ta üzerimize düşeni yapacağız. Ön koşullar Kıbrıs’ta kabul edilmediği gibi, New York’ta da Cenevre’de de kabul edilmeyecektir. Uzlaşılmış zeminler var. Bu çerçevede tüm başlıkları ele almaya, birbiriyle ilintili olarak değerlendirmeye ve bunları sonuca götürmeye hazırız” derken, Anastasiadis, “Güvenlik ve Garantiler başlığını bitirelim ya da bitirmeye çok yakın hale getirelim, ondan sonra da toprağa geçelim, toprağı da bitirelim, ondan sonra diğer 4 başlığa bakarız” diyerek Cenevre’de Türk tarafını Harita sunmaya zorlayan ilk siyasi tuzağının yeni bir versiyonunun haberini vermekte gerçekte.
Anastasiadis’in niyeti belli. Aynen toprak konusunda yaptığı gibi Mustafa Akıncı’yı siyasi manevralarla Güvenlik konusunda oyuna getirip, seçildiğinin daha ilk günü “Güvenlik ve Garantiler konusu tabu değildir” açıklamasına uygun olarak mevcut Güvenlik ve Garantilerin değişimi doğrultusunda adım atmaya, öneri sunmaya zorlayacak.
Görünen köy kılavuz istemezken, Akıncı tarafından “Rum tarafında Şubat ayında seçimler var, Anastasiadis çözümden vaz geçmiş görünerek seçimlere yönelik yatırım yapıyor” gerekçesinin öne sürülmesi hiç te inandırıcı değil. 2013 yılında seçildiğinden beri Kıbrıs Müzakerelerinde yapıcı hiçbir girişim yapmayan, tam tersine “Türkler azınlıktır, Azınlık çoğunluğa eşit olamaz, yönetimde hak ve söz sahibi olamaz” diyerek tavrını ve geleceğe yönelik düşüncelerini ortaya koyan Anastasiadis’in, Temmuz ayından itibaren,  Şubat’ta Rum tarafında seçim yapılacak diye hangi tutumunu değiştireceğini gerçekten çok merak ediyorum…
GEÇMİŞTEN DERS ALMAK
Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC Meclisi Başkanı Dr. Sibel Siber Kıbrıs Türk gazetelerinin geriye dönük arşivi oluşturmaya başladıktan sonra bir araştırmacı olarak bu arşivden çok yararlanmaya başladım. Geçen aylarda Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisinde 15-22 Ocak 1950 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş Plebisit kararının Rum okullarında anılması konusunda yasa yapılınca söz konusu arşivi karıştırmaya başladım. O günlerde Kıbrıs’ın durumu neydi, niye Plebisit yapılıyordu, Türk Rum ilişkileri ne düzeydeydi, sıkıntılar ne idi gibi sorular kafamda, arşivi taradım.
Türk Rum ilişkileri berbatmış 1950 yılında.
“Geçmişte Rumlarla birlikte mutlu yaşıyorduk” yalanını ve balonunu yaymaya çalışanların aksine hiçte iyi değilmiş ilişkiler. Rumlar çoğunluk olarak ele geçirdikleri işyerlerinde, kamuda, yarı kamuda ve benzeri yerlerde işe alınmış hiçbir Türk yokmuş. Sokak isimlerindeki Türkçe adlar kaldırılmış ve yerlerine Rumca adlar konarak sadece Rumca ve İngilizce yazılıymış sokak isimleri.
13 Ocak 1950 tarihli HÜRSÖZ gazetesindeki “Atina’dan gelen bir Yunan gazetecisi ile mülâkat” başlıklı yazı kelimesi kelimesine aşağıdadır.  Gerçekte bu yazı 67 sene evvelki durumu net bir şekilde gözler önüne sererken, aramızdan bazılarının da Rum ağzıyla konuşup, çanak tuttuğu “Türk askerinin adadan gitmesi” ve “Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması” durumda başımıza geleceklerin kehanetinde de bulunmaktadır.
HÜRSÖZ, 13 Ocak 1950:
“…. Dün gazetemizin imtiyaz sahibi ite Atina’da çıkan “ Akropolis” gazetesinin, plebisit için Kıbrıs’a göndermiş olduğu temsilcisi Bay Thom Tsakirides arasında bir konuşma yapılmıştır. 15’inde yapılacak plebisit için adaya gelmiş bulunduğunu belirten Bay Tsakirides, Kıbrıs Türklerinin neden Yunanistan’a İlhak istemediklerini öğrenmek istemiş ve gazetemiz imtiyaz sahibi tarafından verilen izahatı dinledikten sonra şu suali sormuştur.
-          Kıbrıs Türkleri ne istiyorlar? İlhak istemediklerine göre Kıbrıs’ın geleceği için ne düşünüyorlar?
İmtiyaz sahibimiz bu suali şu şekilde cevaplandırmıştır:
-          Kıbrıs Türk halkı bu günkü siyasî ahval tahtında statükonun muhafazası var. Fakat Kıbrıs’ın herhangi bir el değiştirmesi icap ederse burasının Türkiye’ye ilhakı talebindedir.
Bay Tsakirides bunun üzerine demiştir ki:
Kıbrıs Türkleri Türkiye’yi, Rumlar ise Yunanistan istediklerine bakılırsa (Türk - Yunan dostluğu ve sıkı münasebetlerini düşünerek) şu halde Adada müşterek ve sembolik bir Türk-Yunan idaresi kurulmasına ne dersiniz?
İmtiyaz sahibimiz bu sual üzerine böyle bir fikri ilk defa olarak işitmekte olduğunu ve sayın meslektaşımızın bu nokta-i nazarın İçendi gazetesinde Yunan halkına sunmasını ve neticesini görmesini tavsiye etmiş ve sözü başka bir safhaya intikâl ettirerek Türk-Yunan dostluğuna rağmen adadaki Rum unsurunun Türk halkından her zaman uzak ve iki cemaatin daima birbirlerine yaklaşmaktan kaçınmalarının sebeplerinden Rum ileri gelenlerini ve siyaset adamlarını mesul tutmuştur. Türk halkına reva görülen ayrı ve düşmanca muameleye küçük bir misal olmak üzere, Türk ve Rum halkının ödenekleri ile idame olunan Lefkoşa ve diğer kazalardaki elektrik şirketlerinde memur ve işçi olarak bir tek Türkün çalıştırılmamasını göstermiştir. Lefkoşa gibi nüfus bakımından önemli bir Türk varlığına sahip bulunan bir yerde bile Başkan Yardımcısı’nın Türklerden seçilmeyişini ve Türk sokaklarının imarının ihmali ile bazı sokak isimlerinin yalnız Rumca ve İngilizce yazılmış olmasını ve daha birçok bunlara benzer ufak ve fakat çok önemli meseleleri ve haksızlıkları zikreden başyazarınızın bu pek haklı tenkitleri karşısında Bay Tsakirides, Yunan iradesinde bunların olmayacağını tahmin ettiğini belirtmiştir!!
Adadaki müteaddit Yunan şirketlerinde de Türk işletmemek ve Türkü hakir görmek prensibinin esas tutulduğunu ve binaenaleyh Türk halkının bu gibi vaadlere asla aldanmayacağını açıkça belirten gazetemiz başyazarının kati ifadesi karşısında Yunan gazeteci dostumuz, genel politika mevzuuna geçmiş ve dünya keşmekeşi içerisinde Türk-Yunan dostluğunun lüzum ve ehemmiyetini belirterek kendisinin bu dostluğun şiddetli müdalilerinden olduğunu açıklamış demiştir ki:…”
“Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” demiş atalarımız. Umarım bu yazıyı okuyan art niyetliler, geçmişimizden bir kesiti öğrenirken, geleceğimizin de nasıl olabileceğini ve Kıbrıs sorununun 1974 yılında değil, bundan bir asır önce başladığını, Kıbrıslı Türklere reva görülen zorluk ve mezalimi anlayabilirler.

2 Haziran 2017 Cuma

IĞDIR’IN AL ALMASI KIZARIYORSA &TARİHTE KURULAN İLK TÜRK CUMHURİYETİ: KARS DEMOKRATİK CUMHURİYETİ; Mahiye Morgul

IĞDIR’IN AL ALMASI KIZARIYORSA...
Mahiye Morgul
Iğdır’da 4 Haziran belediye meclis seçimi yaklaşırken Ulusal Kanal Iğdırlılara ekranlarını açtı. Vatan Partisi Iğdır’da birlik ateşini harlıyor. Bu birliği kurmak seçimlerden daha önemlidir. Çünkü küresel vahşiler İran Türkiye savaşı tezgâhlamanın peşindeler. Yapılacak iş Iğdır’da bir set kurmaktır.
Iğdırlılar savaş nedir, düşman nedir, işgal nedir, katliam nedir bilirler. Yüz yıl önce yaşadıklarını unutmuyorlar. Ermeni ayaklanmasını kimlerin kışkırttığını da biliyorlar. Ermeni çetelerin 1915’de yaktığı köylerin acılarını taze tutmak için anıtlar yaptılar, ben de gidip gördüm.
Biraz daha tarih karıştıralım... Iğdırlıların İngiliz planlarına direnme devlet kurma geleneği vardır. Osmanlı devleti İngiliz’e silahlarını teslim bayrağı çekerken onlar bağımsızlık bayrağı açtılar, silahlarını vermediler ve Kars-Ardahan-Batum (Evliye-i Selase) bölgesinde bir Şura Devleti kurdular. Resmi dili Türkçe olan, 18 yaşına gelen kadın erkek herkesin oy kullanma hakkı olan bir anayasa yazdılar.
Parlamentoda Batum’dan Diyadin’e kadar, Bitlis’e kadar üyeler vardı. 24 Aralık 1918’de İngilizler Kars’ı işgal etti ve 12 parlamenteri esir alıp önce Batum’a (Ardahan Hapishanesine), oradan da Malta Kalesine götürdüler. Malta’dan denizaltıyla kaçırılan 18 kişiden onikisi onlardı. Bir de İstanbul Karakol Teşkilatını kuran İngilizleri çok öfkelendiren Kara Kemal, bu önemli.
 Mondros hükümlerini uygulamakla görevli Erzurum İngiliz valisi Rawlingston en çok da Türklerin silahlarını toplayamamaktan şikâyetçiydi. Kazım Karabekir’i silahları vermediği için hiç sevmiyordu.
İngiliz işgaline rağmen 17-18 Ocak 1919’da Kars’ta Dr.Esat Bey başkanlığında bir kongre daha toplandı. Aşağıda bu kongrede çekilmiş bir fotoğraf görüyorsunuz.  
Fotoğrafa dikkatle bakınca, oturanlardan soldan ikinci ve onun omuzu üzerinde ayakta olan uzun boylu olan bana çok tanıdık geldi; Batum-Rize grubundan İpsiz Recep Emice ve Çanakkale kahramanı Topçu Yüzbaşı Süleyman Asaf!  
İpsiz Recep arşivlerinde de buradaki oturuşuyla gördüğümüz Recep Emice’yi ve Karadenizli kahramanlarımızı Iğdırlılara yeniden anlatmak gereği doğmuştur. Iğdır’ın al alması, kızıl elması budur.
Aynı siteden yer alan bir diğer fotoğrafta baş bağlama şekillerinden anlaşılacağı üzere Doğu Karadeniz Kuvayi Milliye Kahramanları oradadır.  
Aslında bu yazımda Iğdır tarihinde önemli bir başka kahramanlıkları anlatacaktım, fakat internette arşiv tararken gördüğüm fotoğraflar beni o yöne çekti.
Diyadin ve Iğdır, Kars Cumhuriyetinin önemli merkezlerindendi. Bölgede Milattan sonra 4. yüzyıldan 6.yüzyıla kadar Şeddai (Sasani kraliçesi Seyyid Ana Zeynep’ten adını alırlar) adıyla tarihe geçmiş bir kahraman kavim var. Pakratunilerle savaştılar. Yani Ermeni ve Gürcüleri Hristiyanlaştırarak onları Pre-İslam kavimleri olan Anadolu ve İran topraklarında kurulan Sasani Türkmen devletine karşı kullanan Pakratilerle savaştılar.   
Sasani Hanlığının Aslanlı Güneşli bayrağı şu anda Iğdır evlerinde hatıra saklanır. Sasani beylerinin hanedan adı Karapapak diye geçer, yani karakalpak takmış olan Babegi’ler... Sonraları bu ismi Hacıbektaş’ta Babaganlar/Babailer olarak görüyoruz. Osmanlı’nın kuruluşunda da İngiliz tefecilerle savaşan onlardı. Onlar, Anadolu birliği için çalışan, “Birliğimiz dirliğimizdir” diyen Işığın Oğulları...  
Orada, Iğdır’da, şimdi bir telli turna havalanıyor.
Ocağı yanık tutan kutlu bir töreden gelenlerin yaşadığı bu yerde, o ışığın daha da yükseleceğini görebiliyorum. Birlik için umut ışığına hepimizin ihtiyacı var.
Iğdırlılar bugün tarımı yok eden ve ülkemizi bölünme noktasına getiren iktidara ve buna çözüm üretmeyen diğer partilere umudunu kaybettiği için Vatan Partisine yöneliyor.
Vatan Partisinin Iğdırlılara en büyük seçim armağanı Ermeni soykırım iddialarını fiilen bitirme noktasına kadar getirmiş olmasıdır. O mücadelede ben de vardım, İpsiz Recep Emice’nin torunu Emin Gürses de vardı. Yani yukarıdaki fotoğrafa dönecek olursak, umudumuzu kesmeden güneşe doğru yürümeye devam edelim.
Iğdır’ın al alması kızarıyorsa birliğimizin güneşi yeniden doğuyor demektir. Hayırlı olsun! 
Ve, çok severek söylediğim Gitarla Kars Türküleri kaydını ve “Iğdır’ın al alması” türküsünü bugün benden dinlemek isterseniz:
2.6.2017
Mahiye Morgül
TARİHTE KURULAN İLK TÜRK CUMHURİYETİ: 
KARS DEMOKRATİK CUMHURİYETİ
Tarihte kurulan ilk Türk Cumhuriyetini biliyor muydunuz? Kars Cumhuriyeti’ni daha önce duymuş muydunuz? Peki ilk Türk sivil anayasasının bu hükümete ait olduğundan haberdar mıydınız? Peki ya kadınlara seçme ve seçilme hakkını ilk olarak bu hükümetin verdiğinden?
Buyrun o zaman…

Güneybatı Kafkas Geçici Hükümeti ya da…

guney-bati-kafkas-cumhuriyeti

Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümeti olarak bilinir

cenub-i-garbi-kafkas-hukumeti

Mondros Ateşkes Antlaşması sonunda ‘Elviye-i Selase’ dışarıda kalınca 5 Kasım 1918’de Kars İslam Şurası kurulur

kars-islam-surasi

Elviye-i Selase, Kars, Ardahan ve Batum illerinin ortak adıdır

kars-ardaha-batum

Iğdır’ı merkez seçen Aras Türk Cumhuriyeti ve… (3 Kasım 1918)

turk-aras-cumhuriyeti

Ahıska Hükümet-i Muvakkata’sı da kendi bölgelerini savunmak adına faaliyete geçmiştir (29 Ekim 1918)

ahiska

Bu kuruluşların amacı bölgelerini düşman işgaline açık hale getirmemekti

ingiliz-isgali

Kars İslam Şurası 15 Kasım’da Birinci Kars Kongresi düzenler, 8 kişilik geçici heyet belirlenir ve 30 Kasım’da İkinci Kars Kongresinin düzenlenmesine karar verilir

kars-islam-kongresi

30 Kasım geldiğinde Milli Şura Hükümeti kurulur

kars-kongresi-2

60 yöresel temsilcinin katılımıyla hükümetin başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilir

cihangirzade-ibrahim-bey

Aras Türk Cumhuriyeti ve Ahıska Hükümet-i Muvakkata’sı da bu hükümete katılır

yasain-turkistan

Milli Şura Hükümeti’nin ilk askeri sınavı Batum’da gerçekleşecekti

ingiltere-batum-isgali

Gürcüler 7 Aralık’da Batum’a saldırır ancak Türk askerinin savunması onları geri püskürtür

gurcu-batum

24 Aralık 1918’de İngilizler Batum’u işgal eder ve Türk askeri geri çekilmek zorunda kalır

isgal-batum

17-18 Ocak 1919 tarihlerinde Kars’ta Doktor Esat Oktay Bey önderliğinde bir kongre daha düzenlenir

doktor-esat-bey

131 temsilcinin katıldığı kongrede Milli Şura Hükümeti’nin adı Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümeti olarak değiştirilir

kars-cumhuriyeti2

Başkanlığına yine Cihangirzade İbrahim Bey seçilir

cihangirzade-ibram-bey

Hükümet, Kars, Ardahan, Batum, Ahıska, Ahılkelek’in batısı, Eçmiadzin ve güneybatısı, Erivan’ın güneyi, Nahçıvan, Kağızman ve Oltu bölgelerini kapsar.

batum-ardahan

Yeşil ve kırmızı zemin üzerinde bulunan ay-yıldızlı bayrak kabul edilir

kars-cumhuriyeti

Parlemento 12 üyeli Bakanlar Kurulu ve 131 milletvekilinden oluşmuştur

sivas-kongresi

Kabinede iki de Rum bakan vardı (Pablo Camus ve Stefani Vafiades)

iki-rum-bakan

18 maddelik Anayasa ilk sivil anayasa niteliğindeydi

ilk-sivil-anayasa

1921’deki anayasamızın temelini oluşturan yasada Türkiye kelimesi ilk kez kullanıldı ve Türkçe resmi dil olarak kabul edildi

ilk-turkce

Günümüz şartları değerlendirildiğinde öne çıkan en önemli madde ise, 18 yaşını tamamlamış kadın ve erkeklerin oy kullanma hakkına sahip olmasıydı

turk-kadinlar-gunu

Bölgede bulunan İngilizler hükümetin varlığına ilk zamanlarında pek fazla ses çıkarmasalar da…

ingilizler

İstenilen imtiyazlar yerine getirilmeyince 13 Nisan 1919’da Kars’ı işgal ederek son verirler

ingiliz-ingiliz

Bakanlar Kurulu’nun dolayısıyla hükümetin 12 üyesini önce Batum’a, daha sonra Malta’ya sürerler

malta-surgunu
http://listelist.com/kars-demokratik-cumhuriyeti/

22 Nisan 2017 Cumartesi

GÜMRÜK VE TİCARET BAKANLIĞI: "Başarılı İhracatçılara Ödül Töreni"

GÜMRÜK VE TİCARET BAKANLIĞI: 
BAŞARILI İHRACATÇILAR ÖDÜL TÖRENİ
Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, laboratuvarları tekleştirme projesi üzerinde çalıştıklarını, bakanlıkların laboratuvarlarının tamamını Gümrük İdaresi altında toplayacaklarını söyledi.
Gümrük ve Ticaret Bakanı  Bülent Tüfenkci, laboratuvarları tekleştirme projesi üzerinde çalıştıklarını, bakanlıkların laboratuvarlarının tamamını Gümrük İdaresi altında toplayacaklarını söyledi.
Tüfenkci,  İstanbul Hazırgiyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) tarafından düzenlenen, "Başarılı İhracatçılar Ödül Töreni"nde, hiçbir şart altında mali disiplinden taviz vermediklerini belirtti.
Devletin ekonomideki ağırlığını azaltıp özel sektör öncülüğünde büyümeyi hedefe aldıklarını hatırlatan Tüfenkci, bundan sonra da aynı anlayışla yola devam edeceklerini anlattı.
Tüfenkci, şöyle devam etti:
"Bakmayın tekstilde şu veya bu tepkilerle birtakım iptaller olabilir, birtakım sıkıntılar yaşayabiliriz ama şuna emin olun, bizim  Avrupa ile ilişkilerimiz karşılıklı çıkar ilişkisidir. Bundan sonra rasyonel zemin içerisinde devam etmesini istiyoruz. Gümrük Birliğinin güncellenmesi noktasındaki adımlarımızı  Ekonomi Bakanlığı ile birlikte çok ciddi şekilde takip ediyoruz ve inanıyorum ki 2017'nin ortalarında veya sonlarına doğru bu Gümrük Birliğinin güncellenmesi noktasında adımlarımızı hayata geçiririz. Böylece ticaretin geliştirilmesi noktasında önemli bir mesafeyi katetmiş oluruz. Bunu ne için söylüyorum; moralleriniz bozulmasın diye söylüyoruz. Eğer sizler kaliteli üretim yaparsanız, zamanında teslim ederseniz, fiyatla rekabeti yakalarsanız, kim ne derse desin bir parti siparişi alırlar ama ikinci parti siparişi mecbur verirler. Rahat olun, hiçbir sıkıntı yok."
Gümrük ve  Ticaret Bakanlığı olarak ihracatın hızlanması ve teslimattaki sorunların giderilmesi noktasında adımlar attıklarını ve sürekli kendileriyle istişare halinde olduklarını vurgulayan Tüfenkci, "Biz sizi hiçbir yerde yalnız bırakmayız." dedi.
Tüfenkci, şimdi laboratuvarları tekleştirme projesi üzerinde çalıştıklarını, bakanlıkların laboratuvarlarının tamamını Gümrük İdaresi altında toplayacakları bilgisini verdi.
Hazır giyim ve tekstilin çok daha fazla potansiyeli olduğuna değinen Tüfenkci, ihracatçılara, verdikleri desteklerden yararlanma çağrısında bulundu.
Tüfenkci, yurt dışına giden tırlarla da ilgili bir çalışmaları olduğunun altını çizdi.
-"İhracatta kırmızı hatta düşme oranı ciddi şekilde azaldı"
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı  Mehmet Büyükekşi ise TİM olarak kilogram başına ihracat değerine büyük önem verdiklerini, bu rakam ne kadar çok artarsa  Türkiye'nin 2023 ihracat hedefine ulaşmasının da o kadar kolay olacağını söyledi.
Katma değeri arttırabilmek için tasarım, marka, inovasyon ve Ar-Ge'nin son derece önemli olduğunu vurgulayan Büyükekşi, "Geçen sene pamuğun kilosunu 1,5 dolardan ihraç ettik. Pamuğu ipliğe dönüştürürsek 3 dolara satıyoruz. İpliği kumaşa çevirdiğimizde kilogram başı fiyatı 7,5 dolara çıkıyor. Kumaştan giyim eşyası ürettiğimizde ise 15-20 dolara ihraç ediyoruz." dedi.
Büyükekşi, alınların terini akıllarının teri ile birleştirince çok farklı işler başarabildiklerini dile getirdi.
Hain darbe girişiminden sonra  Türkiye algısı için 7 ülkede tanıtıma başladıklarını hatırlatan Büyükekşi, bu ülkelerde gazeteler aracılığı ile 550 milyon kişiye, TV'de 1,1 milyar kişiye, sosyal medya ve dijitalde ise 1,9 milyar kişiye ulaşmayı hedefledikleri bilgisini verdi.
İHKİB Başkanı  Hikmet Tanrıverdi de ihracatta kırmızı hatta düşme oranının ciddi şekilde azaldığını, beklentilerinin bu oranın sıfırlanması ya da sıfıra yakın noktaya gelmesi olduğunu söyledi.
Her türlü musibete rağmen 2016 yılını 2015'e göre sadece ve sadece binde 2'lik kayıpla yaklaşık 17 milyar dolarla kapattıklarını hatırlatan Tanrıverdi, bütün çabalara rağmen 2016'nın ikinci yarısındaki gelişmelerin yansımalarını bu yılın ilk iki ayında da hissettiklerini dile getirdi.
Tanrıverdi, ibreyi mart ayında yeniden yukarı çevirdiklerini vurgulayarak, "Mart ayına baktığımızda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,8 artıdayız. Ocak-Mart dönemini kapsayan ilk çeyrekte ise geçen yıla göre halen yüzde 4 gerideyiz. 2017'nin 3 aylık bölümünde 4 milyar 76 milyon dolarlık ihracat yaptık. Yılın ikinci yarısında daha yüksek bir performans göstereceğimize ve 2017'yi 17 milyar doların üzerinde ihracatla kapatacağımıza inanıyorum." diye konuştu.
İHKİB'in kurulduğu 1986'da  Türkiye'nin hazır giyim ihracatının 1 milyar dolardan biraz fazla olduğunu vurgulayan Tanrıverdi, bugün bu rakamın 17 milyar dolar civarında olduğunu, dünyanın 7'inci hazır giyim tedarikçisi olduklarını bildirdi.
Tanrıverdi, 200'ün üzerinde ülkeye ürün sattıklarını,  Türkiye'nin toplam ihracatının yüzde 12'sini kendilerinin yaptığını söyledi.
Kilogram başına ihracat gelirlerinin 23-24 dolar civarında olduğu bilgisini veren Tanrıverdi, sözlerine şöyle devam etti:
"Mücevherat ve savunma sanayinden sonra katma değerde üçüncü sektörüz. Ülkemize her yıl yaklaşık 15 milyar dolar net döviz girdisi sağlıyoruz. Sadece son 10 yılı hesaba kattığımızda ülkemize net 150 milyar dolar kazandırdık. Markalarımız 100'e yakın ülkede 3 bine yakın mağaza ile hizmet veriyor. Memleketimizde kabına sığmayan markalarımız yurt dışında bu ağı her geçen gün daha da büyütüyor."
-"Kilogram başına ortalama ihracat gelirimizi 50 doların üzerine çıkarmalıyız"
Hikmet Tanrıverdi, katma değerli üretimlerinin payını arttırmaları gerektiğini belirterek, "23-24 dolarlarda bulunan kilogram başına ortalama ihracat gelirimizi 50 doların üzerine çıkarmalıyız." dedi.
Markalı ihracatlarının oranının halen yüzde 15'i bile bulmadığını aktaran Tanrıverdi, bu oranı en kısa sürede iki katına yükseltmeleri gerektiğini kaydetti.
Tanrıverdi, "Maliyetini içeride tutturamadığımız üretimi gerektiğinde yurt dışında yaptırmalıyız. Yani ihracattaki gücümüzü organizatör ülke olarak da ortaya koymalıyız." diye konuştu.
Organizatör olabilmenin, rekabetçi kalmanın yolunun farklılaşmaktan geçtiğine işaret eden Tanrıverdi, farklılaşmanın da ancak katma değeri yüksek, yenilikçi ürünler geliştirmek ile mümkün olduğunun altını çizdi.
Tanrıverdi, hazır giyimde rekabet alanlarının değişip dönüştüğü bir süreci yaşadıklarına dikkati çekerek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Bu süreçte markalaşmanın, tasarımın, inovasyonun ve Ar-Ge'nin önemini biliyoruz. Markalarımız, trendlere uygun tasarım ve koleksiyonlarımız, yurt dışı perakendede güçlenen kimliğimizle, hazır giyim üretiminden moda üretimine geçişimizi sürdürüyoruz. Başarıyı bir varış noktası değil, bir yolculuk olarak görüyoruz. Bu inançla global pazarlardaki payımızı arttırmak için var gücümüzle çalışıyoruz."
Törende konuşmalardan sonra başarılı ihracatçılara platin, altın ve gümüş plaketler dağıtıldı. Törende hazır giyim alanında en fazla ihracat yapan LC Waikiki,  Şık Makas Giyim, Erpa Hazır Giyim,  Koton, Eroğlu Giyim,  Baykanlar Tekstil, Tayeks Dış Ticaret ve Tekstil, Taypa Tekstil, Aster Tekstil ile Saide Tekstil'e plaketleri  Bülent Tüfenkci,  Mehmet Büyükeki ve Hikmet Tanrıverdi tarafından takdim edildi.
Törende ayrıca, 2,5 milyon dolar ile 10 milyon dolar arasında ihracat yapan 674 firmaya bronz, 500 bin ile 2,5 milyon dolar arasında ihracat yapan bin 132 firmaya da başarı sertifikası verildi.
Birlik de ihracatçılara verdiği destekten dolayı Tüfenkci'ye bir hediye takdim etti.
Ödül töreninin ardından şarkıcı  Linet, ihracatçılara konser verdi.